İki bin beş yüz yıl önce bir prens, sarayın kapısından çıktı. Altını bıraktı. Tahtı bıraktı. Uyuyan karısını ve yeni doğmuş oğlunu bıraktı. Çünkü bir şey görmüştü: bir yaşlının bükük beli, bir hastanın titreyen eli, bir ölünün küle dönen bedeni. Ve anlamıştı — sarayın duvarları ne kadar yüksek olursa olsun, yaşlılık içeri giriyordu. Hastalık içeri giriyordu. Ölüm içeri giriyordu. O gece bir soru aldı eline: Bu yangın nasıl söner? Bir tek insanın değil, bütün canlıların içini yakan bu ateş neyle ...