“Gulyabani’den haberi yoktu, peri masalları işitmemişti, bombaların aydınlattığı gökyüzüne bakıp ziyafet de çekmemişti. Korku ile sevinç arasında gerilen ipler ona dolanmamıştı. Plastik bir ibriğe sığmazken yağmur, su bardağı yarıya dek çayla doluydu hepsi bu. Elbette severdi çay içmeyi, dudakları da severdi. O bir çocuktu ama çocukluğuydu kamburu. Yirmisinde mahpustan çıkacaktı da sanki bundan yalnızca onun haberi vardı. Büyümek bir enfiye gibi burnuna muştulanmıştı. Peynirin ekşiliğine, zeytin ...