Hicri dördüncü asırda müellif, müverrih, müfessir, muhaddis ve melâmetî kimliği ile
tasavvuf tarihinde seçkin ve etkin bir yere sahip olan Sülemî'ye göre tasavvuf,
hakikat ilmini elde etmeye yönelik esas ve kâideleri belirlenmiş bir yöntemdir ve
onun tasavvufî görüşlerinin temelini, her daim şeriatla mukayyed ancak şeriatın
fevkinde kabul ettiği hakikat ilmi oluşturur. Fakat Sülemî’ye göre şeriatın nasıl bir
hakikati varsa hakikatin de bir hakikati vardır ve işte, bu, Melâmetiyye’dir.