Belki yirmi beş yıldır görmediğim İstanbul’u duygularımda
eşsizleştiren, yücelten bu keder, boğazıma tıkanan bir hüzün
elmasıydı sanki. Hayır, keder bende değil, İstanbul’u yirmi beş
asır yoğuran taşında toprağında, uzak semtlerindeki küçük
kahvehanelerinde, yalnız, yetim, yoksul, çocuk
hamallarındaydı. Yahut dantel gibi bezenen tepelerinde,
kubbelerinde, ince minarelerinin endamındaydı. İstanbul’u
dinleyen şairlerindeydi. Bense artık bilemediğim bir sevgiyi, ...