Şehir, kavurucu ve tozlu bir temmuz sabahına uyanmamıştı; zaten uyanıktı, sadece gecenin üstüne çöken ağırlık yer değiştirmişti. Güneş Halep’in üzerine doğarken yalnızca ışığını bırakmıyordu; yılların biriktirdiği sessizliği, suskunluğu ve bastırılmış gerilimi de yavaş yavaş sokakların arasına yayıyordu. Kuraklık bu şehirde sadece toprağı çatlatmazdı; insanın içindeki son serinliği, son inancı, son bekleyişi de emerdi ve geriye, adı konulamayan bir huzursuzluk bırakırdı.
Düz ovaya kurulmuş ...